1923’te Osmanlı’nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti, ideolojik olarak büyük bir dönüşümün ürünüdür. Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Milli Mücadele, anti-emperyalist bir bağımsızlık savaşı olmakla birlikte içeride eski düzeni yıkan devrimci bir karaktere de sahipti. Yeni cumhuriyet, monarşi ve halifeliği kaldırarak seküler ve ulusal egemenliğe dayalı bir devlet kurdu. Bu süreçte ortaya konulan resmi ideoloji Kemalizm (Atatürkçülük) olarak bilinir. Kemalizm, Atatürk’ün ilkeleri etrafında şekillenen ve Cumhuriyet Halk Partisi tarafından “Altı Ok” ile sembolize edilen bir ideolojiydi.
‘Altı Ok’ ta Cumhuriyetçilik, Osmanlı’daki saltanatın yerine halk egemenliğine dayalı cumhuriyet rejimini koymayı amaçlar. Milliyetçilik, tüm vatandaşların Türk milleti kimliği altında birleşmesini (tam etnik değil yurttaşlık temeli) hedeflerken eski imparatorlukçu ve ümmetçi yapıyı reddeder. Halkçılık, sınıf ayrımlarını reddeden, toplumun bir bütün olarak refahını amaçlayan popülist sayılabilecek bir yaklaşımdır. Devletçilik; ekonomik kalkınmada devletin yönlendirici rol oynamasını öngören, özel teşebbüsü tamamen dışlamasa da stratejik sektörlerde devlet yatırımlarını savunan bir modeldir. Laiklik ise devletin dinden ayrılmasını, din işlerinin devlet kontrolünde tutulmasını ve dinin kamu alanındaki etkisinin sınırlandırılmasını ifade eder. İnkılapçılık ise sürekli modernleşmeyi, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak için gereken sosyal ve kültürel dönüşümlerin yapılmasını anlatır.
Kemalizm, tek parti döneminde (1923-1945) Türkiye’nin tüm politikalarını belirleyen çerçeveydi. Bu ideolojiye baktığımızda, sağ sol çizgisine aslında pek sığmayan özgün bir karışım görürüz. Bir yönüyle Kemalizm oldukça devrimci ve ilerici idi. Saltanatı ve halifeliği kaldırması, harf devrimi, kadınlara siyasi haklar tanınması gibi radikal reformlar, toplumu esaslı bir dönüşüme tabi tuttu. Bu açıdan Kemalizm, toplumsal ilerlemeci (sol) bir çizgi taşır. Ancak diğer yandan, Kemalist rejim otoriter bir tek parti yönetimi kurmuş, muhalefete izin vermemiş, komünizmi ve sol akımları da sertlikle bastırmıştır. Bu da sağ tarafıdır. Devletçilik ilkesiyle karma ekonomi uygulansa da, özel mülkiyet korunmuştur; yani sosyalist bir çizgiye kayılmamıştır. Milliyetçilik ilkesi ile etnik farklılıklar baskılanmış (Dersim olayları, Kürt bölgelerinde Türk üst kimliğinin benimsetilmesi gibi), bu durum sağ- sert milliyetçi bir yön olarak tanımlanır. Laiklik ilkesi ise dini kurum ve değerlerin kamusal alandan çekilmesini sağladığı için, dindar kesimler nezdinde Kemalizm’i “aşırı sol” bir gibi algılamıştır. Kısacası, Kemalizm hem soldan hem sağdan unsurlar barındıran, ama nihayetinde otoriter-modernleştirici bir devlet ideolojisidir.
Tek parti dönemi boyunca Cumhuriyet Halk Partisi iktidardaydı. Bu dönemde başka bir partiye izin verilmediği için, bir sağ ve sol siyasi rekabeti de yoktu. Ancak CHP’nin içinde farklı kanatlar vardı: Muhafazakâr Kemalistler ve ilerlemeci radikaller buna örnektir. Örneğin Halk Fırkası ilk kurulduğunda bünyesinde muhafazakâr eğilimli ikinci grup oluşmuş, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla ayrılmalarına izin verilmişti. (1924) Fakat bu muhalefet partisi yaşanan olaylar(Şeyh Said İsyanı) nedeniyle kapatıldı. Yine 1930’da Atatürk, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasına müsaade etti; bu liberal ve muhalif parti halkta etki yapmaya başlayıp (İzmir Mitingi ve 1930 Yerel seçimleri) rejime karşı odak haline gelince kısa sürede kendini feshetti. Bu olaylar, toplumda muhafazakâr ve liberal taleplerin canlı olduğunu, fakat tek parti yönetiminin buna pek hak tanımadığını gösterir. Tek parti rejimi boyunca iktidar, kendini “merkez” ya da ne de sağ, sol gibi tanımlamış, komünizm de faşizm de reddedilerek devletçi milliyetçi bir merkezcilik benimsenmiştir. Tek parti döneminde sol ideolojiye ise alan yoktur. Komünist fikirler ve örgütlenmeler kesinlikle yasaklanmıştır. Sonraki yıllarda da solcu aydınlar tutuklanıp sol yayınlar yasaklanmıştır. Diğer yandan dini-muhafazakâr kesimler de tek parti idaresinde bastırıldı. Bu dönemde Türkiye, dış politikada da dengeci bir çizgi izleyerek 2. Dünya Savaşı’na kadar gelmiştir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında kalkınma devlet eliyle yürütüldü. 1920’lerde özel girişim teşvik edilse de 1929 Dünya Buhranı ile devletçilik politikası benimsendi. Devletçi sanayileşme kapsamında beş yıllık sanayi planları uygulandı, temel fabrikalar ve altyapı yatırımları devlet tarafından yapıldı. 1930’larda Sovyet kredileriyle dokuma, demir-çelik gibi sektörlerde fabrikalar kurulup demiryolları inşa edildi.
Atatürk dönemi ekonomisinde (1923-1938) istikrarlı bir ekonomik yükseliş ve büyüme yaşanmıştır. Dönemin küresel ekonomik krizlerine (1929 Büyük Buhranı) rağmen Türkiye, dünyada en hızlı büyüyen ülkelerden biri olmuştu. Ekonomik yükselişi gösteren somut veriler ve gelişmeler şunlardır: Türkiye ekonomisi bu dönemde yıllık ortalama %7 ila %8 civarında büyümüştür. Sanayi üretim endeksi, 1920’lerin sonundan 1930’ların sonuna kadar yaklaşık iki katına çıkmıştır. Osmanlı dan kalan borçlar ödenirken (1954’e kadar) devlet bütçesi açık vermek yerine birçok yıl fazla vermiştir. 1930’lu yıllardan itibaren Türkiye, ithal ettiğinden daha fazlasını ihraç eden (dış ticaret fazlası veren) bir ülke konumuna gelmiştir. Sıkı para politikaları sayesinde Türk lirası, yabancı para birimleri karşısında değerini korumuş ve istikrarlı kalmıştır. Aşar vergisinin kalkması ve modern araçların gelmesiyle buğday, tütün ve pamuk gibi temel ürünlerin üretim miktarı katlanarak artmıştır.
İsmet İnönü dönemi, Türkiye siyasal tarihinin en kritik ve en tartışmalı evrelerinden biridir. 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra iktidara gelen İnönü, kurucu liderliğin sona erdiği, rejimin ise ilk kez ciddi biçimde kendi ayakları üzerinde durmak zorunda kaldığı bir dönemde ülkeyi yönetmiştir. Bu nedenle İnönü dönemi siyaseti, ideolojik tercihlerden çok “devleti ve rejimi ayakta tutma” refleksiyle şekillenmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı küresel belirsizlik ortamı, Türkiye’yi hem askeri hem ekonomik hem de siyasal olarak kırılgan hâle getirmiş; İnönü yönetimi bu kırılganlığı yönetebilmek için güvenlikçi, merkeziyetçi ve otoriter bir çizgiyi tercih etmiştir. Bu tercihler, dönemin ideolojik çerçevesini belirleyen temel unsurdur.
Siyasal yapı bakımından İnönü dönemi, tek parti rejiminin en belirgin şekilde kurumsallaştığı bir dönemdir. Cumhuriyet Halk Partisi, fiilen devletin kendisi haline gelmiş; parti, bürokrasi ve ordu arasında neredeyse tam bir özdeşlik oluşmuştur. Seçimler uzun süre sembolik düzeyde kalmış, siyasal katılım büyük ölçüde yukarıdan belirlenen kadrolar üzerinden yürümüştür. Halk, siyasetin öznesi olmaktan ziyade, devletin yönettiği bir kitle konumunda tutulmuştur. Bu durum, devlet ile toplum arasındaki mesafeyi derinleştirmiş; siyaset, halkın taleplerini ifade eden bir alan olmaktan çok, devletin toplum üzerindeki denetimini sürdüren bir mekanizma hâline gelmiştir.
Ekonomik açıdan İnönü dönemi, ideolojik bir tercihten ziyade savaş koşullarının dayattığı zorunlu devletçilikle açıklanır. 2. Dünya Savaşı’na fiilen girilmemiş olsa da, savaş ekonomisinin yükü halkın omuzlarına binmiştir. Varlık Vergisi, Karne uygulamaları, kıtlık, yüksek vergiler ve yoksulluk, geniş kitlelerin devlete olan güvenini sarsmıştır. Devletçi ekonomi politikaları, sosyal adalet üretmekten çok, savaş koşullarında devletin ayakta kalmasını sağlamayı hedeflemiş; bu da halk nezdinde “devlet var ama bizim için değil” algısını güçlendirmiştir. Bu algı, CHP’nin toplumdan kopuşunun temel nedenlerinden biri olmuştur.
Dış politikada ise İnönü dönemi, pragmatizmin ve denge siyasetinin hâkim olduğu bir çizgi izlemiştir. İnönü’nün en büyük başarısı, Türkiye’yi 2. Dünya Savaşı’nın yıkımından uzak tutmasıdır. Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında dikkatli bir denge gözetilmiş savaş sonrası dönemde ise Sovyet tehdidi gerekçe gösterilerek Abd eksenine yönelinmiştir. Truman Doktrini ve Marshall Yardımı ile Türkiye, Soğuk Savaş düzenine eklemlenmiş; bu tercih, ideolojik bir anti-emperyalist duruştan ziyade, devletin güvenliğini önceleyen bir karar olmuştur.
1946’dan itibaren çok partili hayata geçiş ise İnönü döneminin en kritik kırılma noktasıdır. Bu geçiş, halktan yükselen taleplerin ve uluslararası konjonktürün bir sonucu olarak gerçekleşmiş ancak sürecin kontrollü ve sorunlu olduğu açıktır. 1946 seçimleri adil olmaktan uzaktır ve Demokrat Parti’nin doğuşu, büyük ölçüde CHP’nin otoriter yapısına karşı bir toplumsal tepkinin ürünüdür.