TÜRKIYE CUMHURIYETI’NDE İDEOLOJİK TARIH-2

Çok Partili Hayat ve Demokrat Parti Dönemi
2. Dünya Savaşı sonrası dünya genelinde demokratikleşme hareketleri artarken, Türkiye de tek parti sistemini terketti. 1945’te çok partili hayata geçiş adımları atıldı ve 1946’da yapılan ilk çok partili seçimle muhalefetteki Demokrat Parti Meclis’e girdi. DP’nin kurulması, CHP içinden kopan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan gibi isimlerin önderliğinde gerçekleşmişti. Bu kişiler, CHP’nin özellikle aşırı devletçi politikalarına ve baskıcı uygulamalarına muhalefet ederek daha liberal ve muhafazakâr bir çizgi vaat ettiler. 1950 seçimlerinde ise Demokrat Parti ezici çoğunlukla iktidara geldi. Böylece Türkiye’de iktidar ilk kez el değiştirdi ve tek parti devri sona erdi. DP iktidarıyla basın ve siyasi alanda başlangıçta görece liberal bir atmosfer oluştu. 1950’lerin ilk yarısında demokrasi kültürü güçlenir gibi oldu. Ezanın Türkçe okunma zorunluluğu kaldırılıp Arapça ezan serbest bırakıldı, okullara seçmeli din dersi konuldu, radyoda dini program yasağı kaldırıldı. Bu adımlar, muhafazakâr kesimde memnuniyet yarattı. DP başlangıçta CHP’ye karşı kazandığı seçim zaferini “yeter söz milletindir” sloganıyla, halk iradesinin tecellisi olarak sunuyordu. Ancak zamanla DP yönetimi otoriterleşti, basına sansür uygulandı, muhalefete baskılar arttı, CHP ve gazeteciler sert şekilde eleştirildi. Özellikle 1957 seçimlerinden sonra ekonomik sıkıntılar artınca hükümet muhalefeti ve basını suçlayarak Tahkikat Komisyonu gibi antidemokratik uygulamalara girişti. İç politikada, ilk yıllardaki özgürleşme hamleleri sonunda yerini gerilim ve kutuplaşmaya bıraktı.

Demokrat Parti’nin ideolojisi kısaca muhafazakâr demokratlık olarak tanımlanabilir. DP, bir yandan liberal kapitalizmi ve liberal demokrasiyi benimsediğini ilan etmiş (devletin ekonomideki payını azaltmak, özel sektörü ve yabancı yatırımı teşvik etmek gibi) diğer yandan CHP’nin katı laiklik politikalarından bunalan halk kesimlerine daha fazla dini özgürlük vaadetmiştir. DP’ye bu adımlar geniş muhafazakâr ve kırsal kesim desteği kazandırmıştır. Demokrat Parti kendisini “Halkın Partisi” olarak konumlandırıp CHP’yi seçkinci, baskıcı, halktan kopuk olmakla eleştirdi. Bu söylem, şehirli bürokratik elit ile taşra muhafazakârları arasındaki ideolojik gerilimi yansıtır. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla DP, Türkiye’yi hızla Batı Bloku’na geçirdi. 1952’de NATO’ya girildi. DP iktidarı, içeride de güçlü bir antikomünizm politikası izledi. Hükümet, sol eğilimli yayınları ve teşebbüsleri sıkı denetim altında tuttu ve dönemde komünizm tehlikesine karşı mitingler, kampanyalar düzenlendi. Bu durum, DP’nin dünya görüşünün sağ-muhafazakâr bir çizgide olduğunun göstergesidir. Ancak DP’nin 10 yıllık iktidarının ikinci yarısından itibaren, özellikle 1957 seçimlerinden sonra, siyasal atmosfer yeniden gerilmeye başladı. CHP muhalefeti ile DP iktidarı arasındaki kutuplaşma sertleşti. DP yönetimi, basın ve muhalefet üzerindeki baskısını artırdı ve hükümeti eleştiren gazeteler kapatıldı. Ülke ekonomisi 1958’de ciddi bir döviz krizi yaşayıp dış borç batağına girince DP düşüşe geçti. Muhalefet ve iktidar arasındaki gerilim sokak gösterilerine ve öğrenci protestolarına da yansıdı. Bu olaylar, ordu içerisindeki huzursuzluğu da büyüttü. Tarihçi Kemal Karpat’ın değerlendirmesine göre, 27 Mayıs İhtilali, Demokrat Parti döneminde ekonomik ve siyasal güç kazanan yeni sosyal grupları tasfiye etme niteliği taşıyordu, ordunun “demokrasiyi koruma” iddiası sosyolojik açıdan gerçekçi değildi.

DP’nin ekonomi politikaları, piyasa yanlısı ve popülist özellikler taşıyordu. Tarım sektörüne büyük önem verildi. Tarıma destek, alt yapı yatırımları, Marshall Yardımı’nın da katkısıyla 1950’lerin başında ekonomi hızla büyüdü. Traktörleşme ile tarımsal üretim arttı, ABD’nin Marshall Planı desteğiyle çiftçilere kredi ve makine sağlandı. 1950-1954 arası ekonomi yüksek büyüme oranları yakaladı. Karayolları yapımı, altyapı yatırımları hızlandı. Kırsal kesimin refahı başlangıçta arttı. Ancak 1954 sonrası ekonomi zorlanmaya başladı. Kore Savaşı’nın yarattığı konjonktürel avantaj bitince ithalat-ihracat dengesi bozuldu. DP, artan harcamaları karşılamak için dış borca yöneldi. Enflasyon yükseldi, döviz sıkıntısı ortaya çıktı. 1958’e gelindiğinde bir ödeme krizi patlak verdi; dış borçlar ödenemez hale gelince DP hükümeti IMF ile anlaşmak zorunda kaldı. 4 Ağustos 1958’de TL devalüe edildi. ( Bir ülkenin resmi para biriminin diğer ülke para birimleri karşısında veya bir grup para değeri karşısında ya da para standartlarındaki değerinin düşürülmesi )
DP; 3 seçimde de tek başına iktidar oldu. Ama halktaki gücü de gittikçe azalıyordu. Bu süreçte CHP kendini konumlandırmakta zorlandı; başlangıçta DP’yi “gericilik” ile suçlayan CHP, halkın DP’ye yönelişini gördükçe söylemini yumuşatmak zorunda kaldı. İsmet İnönü liderliğindeki CHP, 1950’lerin ortasından itibaren kendini ortanın solu olarak tanımlamaya başlayacaktı.


Sonuç olarak 1950’ler, Türkiye’de sağ ile solun ilk net saflaşmasının şekillendiği yıllardır. İktidardaki DP, belirgin biçimde sağ muhafazakâr bir parti olarak, gelenek ve Anadolu değerleriyle barışık, serbest piyasa ekonomisine inanan, Batı ittifakına entegre olmuş ve onların sözünden çıkmayan bir politika izledi. Muhalefetteki CHP ise kendini devletçi geçmişinden farklılaştırmaya çabalayarak daha sosyal adaletçi ve laikçi bir pozisyona evrilmeye gayret etti. Bu ideolojik ayrım, DP iktidarının sonunda yaşanan gerginliklerle daha da belirginleşmiştir. DP hükümeti, basına ve muhalefete karşı otoriter önlemler aldıkça, CHP ve sol entelijansiyaya demokrasi ve özgürlük söylemini yükseltti. 1960’a gelindiğinde toplumsal kutuplaşma artmış, üniversite gençliği ve aydınlar DP’yi otoriterlikle eleştirirken, DP çevreleri CHP’yi ve İsmet İnönü’yü kışkırtıcılıkla suçlar hale gelmişti. Bu keskinleşen ortamda 27 Mayıs 1960’ta ordu yönetime müdahale ederek DP iktidarını devirdi. İlk askeri darbe ile birlikte, Türkiye’de ordu da bu şekilde ideolojik sisteme girdi. Ordu kendini Kemalist devrimin ve laik cumhuriyetin bekçisi olarak konumlandırıyordu.

1960’lar: Yeni Anayasa, Solun Yükselişi ve Sağ Muhafazakâr Cephe

1960 Darbesi sonrasında hazırlanan 1961 Anayasası, Türkiye tarihinin en özgürlükçü ve demokratik anayasası olarak kabul edilir. Bu anayasa, sosyal haklara ve demokratik ilkelere geniş yer verdi. 1961 Anayasası’nın getirdiği ortam, siyasi kanadın her iki ucunun da örgütlenmesine imkân tanıdı. İlk kez Türkiye’de sosyalist ve sosyal demokrat fikirler yasal zeminde ciddi biçimde boy göstermeye başladı. 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi (Tip), işçi sınıfını temsil iddiasıyla ortaya çıkan sosyalist bir partiydi ve 1965 seçimlerinde 15 milletvekili kazanarak Meclis’e girmeyi başardı. Bu, Türkiye’de sosyalizmin kamusal alanda görünür olması anlamına geliyordu. Aynı dönemde CHP de önemli bir ideolojik dönüşüm geçirdi.1965’te İsmet İnönü’nün dile getirdiği “ortanın solu” söylemi, CHP’nin artık kendini sol bir parti olarak tanımladığını gösteriyordu. İnönü, “Biz zaten laiklik ve halkçılık ilkelerimiz gereği ortanın solundayız” diyerek CHP’nin Kemalist ideolojisindeki halkçılık ve devletçilik unsurlarını sol olarak niteledi. Bülent Ecevit ise İnönü’den devraldığı bayrağı daha da sola taşımaya çalıştı. CHP’yi açık bir sosyal demokrat parti haline getirme hedefini taşıdı. Atatürk döneminde bazı uygulamalarla hafif yüzleşmeler oldu. Ecevit’in 1969 seçim kampanyasında dillendirdiği “Toprak işleyenin, su kullananın” gibi sloganlar, CHP’nin emek yanlısı, halktan yana bir çizgiye kaydığını göstermekteydi.

Sol ideolojiler güçlenirken, Sağ tarafta da çeşitlenme yaşandı. 1961 sonrasında Demokrat Parti’nin devamı sayılabilecek partiler siyasete çıktı. İlk olarak Adalet Partisi (AP) 1961’de kuruldu ve 1965 seçimlerinde tek başına iktidar olacak çoğunluğu sağladı. AP, Süleyman Demirel liderliğinde, Demokrat Parti’nin mirasını devralan merkez sağ bir partiydi. İdeolojik olarak AP, muhafazakâr demokrat çizgisini sürdürdü. Halkın dini değerlerine saygılı, özel girişimciyi destekleyen, kalkınmacı bir program izledi. 1960’ların ilk yarısında planlı ekonomiye geçildi.Devlet Planlama Teşkilatı kurularak 5 yıllık kalkınma planları uygulandı. Sanayileşme ve altyapı yatırımları plan dâhilinde sürerken, tarımda büyüme yavaşladı. 1960 darbesiyle kapanan DP’nin manevi diyebileceğimiz mirası AP’de devam etti ve özellikle kırsal kesim, esnaf, tüccar gibi kesimler AP’nin tabanını oluşturdu. AP’nin başarısı, 1960’ta gücü hafif düşen muhafazakâr sağ kitle desteğinin tekrar siyasete döndüğünü göstermiştir. AP, ideolojik olarak merkez sağ çizgideydi; Demokrat Parti’nin devamı niteliğinde görülüp köylü, esnaf ve şehirli orta sınıfın desteğini aldı. Muhafazakâr ve kalkınmacı bir parti olan AP, “Çoban Sülü” lakaplı Demirel liderliğinde hızlı kalkınma vaat ediyordu. Sağ-sol ekseninde AP’nin konumu sağdaydı. Liberal-muhafazakâr-milliyetçi eksen açısından bakıldığında parti, ekonomik liberalleşmeyi kalkınma için araç görürken sosyal hayat ve kültürde muhafazakâr değerlere yakın durdu, milliyetçi anti-komünist söylemi benimsedi. Dönemin seçim şarkıları da bu şekildedir.

Bunun yanında 1960’ların sağ kanadında iki yeni akım belirdi. İslamcılık ve Türk milliyetçiliğinin radikal biçimi olan 1960’ların sonuna doğru Necmettin Erbakan’ın öncülüğünde siyasete giren Milli Görüş hareketi, ilk olarak 1970’de Milli Nizam Partisi’yle ortaya çıktı. Bu hareket, açıkça İslami değerleri siyaset sahnesine taşıyan, dini-muhafazakâr bir ideolojiyi temsil ediyordu. Laikler için bir endişe kaynağı olan bu akım, toplumun dindar ve muhafazakâr kesimlerinden hatırı sayılır destek gördü. Öte yandan Alparslan Türkeş liderliğinde şekillenen ülkücü hareket, önce Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi içinde şekillenmiş 1969’da partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değişmiştir. MHP’nin ideolojisi Türkçü ülkücü çizgide, yani aşırı sağ milliyetçi bir ideolojidir. MHP, Türkeş’in Dokuz Işık doktrini çerçevesinde Türk ulusunun yüceltilmesi, anti-komünizm, muhafazakârlık ve biraz da İslam sentezi barındırıyordu. Türkeş’in ABD deki geçmişi spekülasyonlara neden olmuştur. Parti ve ona bağlı Ülkü Ocakları, özellikle 1970’lerde sol gruplarla çatışmalara girecek olan bir gençlik Bozkurtları oluşturdu. MHP’nin genel olarak koyu milliyetçi ve otoriter bir ideolojik yapısı vardır. 1965-1980 arası MHP, mecliste nispeten küçük bir grup olsa da sesi gür çıkan ve sokakta etkinliği yüksek bir partiydi.

1960’ların ikinci yarısında, Türkiye’nin siyaseti iyice ideolojik kutuplara ayrılmış durumdaydı. Bir tarafta CHP’nin başını çektiği sosyal demokrat sol blok (Tip ve çeşitli sol gençlik örgütleriyle birlikte), diğer tarafta AP ve müttefikleriyle şekillenen muhafazakâr sağ blok vardı. Bu dönemde “sağ” ve “sol” kelimeleri günlük politik dilin parçası haline geldi. Sol görüşlü kesimler, Türkiye’nin emperyalizmin güdümünden kurtulmasını, toprak reformu yapılmasını, işçi haklarının gözetilmesini talep ederken; sağ görüşlü kesimler milli manevi değerlerin korunmasını, komünizmin engellenmesini, özel mülkiyetin ve dinin savunulmasını öne çıkarıyordu. Soğuk Savaş’ın da etkisiyle ideolojik çatışma, zaman zaman şiddet boyutuna ulaştı. Özellikle 1968 hareketleriyle tüm dünyada etkili olan öğrenci eylemleri Türkiye’de de yankı buldu; Solcu gençlik örgütleri sokak gösterileri, üniversite yürüyüşleri düzenledi. Karşılarında ülkücü gençler ve zaman zaman güvenlik güçleri vardı. 1960’ların sonuna doğru Türkiye, sosyal ve siyasal gerilimlerin hızla tırmandığı bir döneme girdi. Özellikle 1968’den itibaren üniversite gençliği arasında dünyadaki öğrenci hareketlerinin (68 kuşağının) etkisiyle anti- emperyalist ve sol eğilimli eylemler yaygınlaştı. ABD’nin Vietnam Savaşı’nı protesto için gerçekleştirilen gösteriler, boykotlar, işgaller gündeme geldi. 1969 yılında 6. Filo’yu protesto eylemleri sırasında olayda 2 kişi yaşamını yitirdi. Bu dönem, sol gruplar ile muhafazakâr-ülkücü grupların ilk kez sokak çatışmalarına girdiği dönemdir.


Türkiye, 1970’lere girerken sağ-sol kamplaşması ve çatışma iklimine sürükleniyordu.

1970’ler: İdeolojik Kutuplaşma, Koalisyonlar ve Çatışma
1970’li yıllar Türkiye’de siyasetin en hararetli ve kamplaşmış dönemlerinden biridir. Bu dönemde bir yanda Bülent Ecevit liderliğindeki CHP, kendini iyice halkçı-sol bir çizgide konumlandırmış, diğer yanda Süleyman Demirel liderliğindeki AP ve onun sağ müttefikleri bulunmaktaydı. 1970’e girilirken önce bir askeri muhtıra yaşandı: 12 Mart 1971 Muhtırası ile TSK yönetime el koydu. 1971’de ordunun verdiği muhtıra, aslında bir askeri müdahale idi fakat yönetime doğrudan el koymak yerine parlamento içinden teknokrat bir hükümet(Teknokrasi, halkın iradesinden çok uzman bilgisini önceleyen bir yönetim anlayışıdır) kurulmasını sağladı. AP’li Demirel istifa etti, yerine partiler üstü Nihat Erim başkanlığında “ara rejim” hükümetleri dönemi başladı (1971-1973). Bu dönemde ordu, sol hareketlere karşı sert önlemler aldırdı. Sıkıyönetim ilan edilip sol örgütler ortadan kaldırıldı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalanıp meclis kararıyla idam edildi. (Sanılanın aksine burada CHP’nin etkisi yoktur. AP yaklaşık 230 üyesiyle idamı kabul etmiştir. O oturumda 327 kişi olduğundan evet sayısı zaten 163’ü geçiyordu. 273 evet çıktı. ) 1961 Anayasası’nın “aşırı özgürlükçü” maddeleri kısıtlandı. Basın, üniversite özerkliği, sendikal haklar daraltıldı.


1970’lerin ortasında dünya çapında petrol krizi yaşanmış, petrol fiyatları katlanmıştı. Bu durum Türkiye ekonomisini derinden sarstı, enerji ve hammadde sıkıntısı baş gösterdi. Enflasyon kontrolden çıktı, karneyle benzin dağıtımı, kuyruklar dönemin simgesi haline geldi. Sanayi üretimi yavaşladı, dış borç arttı. Halkın alım gücü yüksek enflasyon ve mal kıtlıkları nedeniyle ciddi şekilde geriledi.


1973 seçimleri sonrasında, milli görüşün partisi Msp ilk kez güçlenerek kilit konuma geldi. Bülent Ecevit liderliğinde bir sürpriz hamleyle CHP, MSP ile koalisyon kurdu (1974). Bu CHP- MSP koalisyonu ideolojik olarak oldukça ilginçtir. Biri laik ve ortanın solu, diğeri dini ve muhafazakâr iki parti hükümete ortak olmuştu. Ancak bu ortaklık Kıbrıs Barış Harekatı (1974) gibi önemli bir olayı yönetse de uzun sürmedi. ( Dönemin şartlarında cesur ve doğru bir karardır) Sonrasında siyasi denge yine sağ lehine döndü. 1975’ten itibaren Milliyetçi Cephe denilen sağ koalisyonlar dönemi başladı: Süleyman Demirel’in AP’si, Necmettin Erbakan’ın MSP’si ve Alparslan Türkeş’in MHP’si bir araya gelerek CHP’yi iktidardan uzak tuttu. Bu koalisyonlar 1975-1977 ve 1977-1978 aralıklarıyla iki dönem şeklinde ülkeyi yönetti. Milliyetçi Cephe ismi, bu partilerin ortak paydasının anti-komünizm ve muhafazakârlık olduğunu gösterir. Gerçekten de bu hükümetler döneminde ülkücü ve milliyetçi kadrolar devlet mekanizmasında etkinleştirildi,1970’lerin ikinci yarısında Türkiye iyice karıştı. Sol ve sağ militan gruplar birbirlerine ve bazen masum halka karşı silahlı eylemler, bombalamalar, suikastlar gerçekleştirdi. 1 Mayıs 1977’de İstanbul Taksim’deki mitingde yaşanan katliam, 1978’de Kahramanmaraş’ta Alevilere yönelik saldırı gibi olaylar, ülkeyi iyice kaosa sürükledi.

Bu kaotik ortamda, Ecevit 1977 seçimlerinde CHP oylarını %41 gibi tarihi bir seviyeye çıkardı (bu, CHP’nin hala en yüksek oy oranıdır). Fakat tek başına iktidar olamadı. Kısa ömürlü bir azınlık hükümeti sonrası Demirel 2. Milliyetçi Cephe’yi kurdu. Ancak şiddet ve ekonomik kriz yine durdurulamadı. Sonunda ordu bir kez daha yönetime el koymaya hazırlandı ve 12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri Kenan Evren liderliğinde darbe yaparak yönetime el koydu. 12 Eylül Darbesi, kendinden önceki kargaşaya son verdi ama bedeli ağır oldu. 12 Eylül rejimi, “Türk-İslam Sentezi” adı verilen bir ideolojik hattı benimsedi. Yani milliyetçilik ile İslam’ı birleştiren ve komünizme karşı toplumun dirençli olmasını amaçlayan bir resmi ideoloji geliştirildi. Bu nedenle, 1980 sonrası Türkiye’nin ideolojik iklimi sola karşı oldukça kapalı, sağ muhafazakâr değerlere ise görece daha hoşgörülü olacaktı. Bu durum Yeşil Kuşak gibi spekülasyonlara yol açacaktı. Özetle, 1980’ler, bir bakıma 12 Eylül’ün travmasını yaşayan ve siyaseten düşük yoğunluklu bir dönem olmakla birlikte, gelecek çatışmaların tohumlarının da atıldığı bir dönem oldu. Sol ve sağ eskiye kıyasla pasif görünse de, Kürt sorunu ve İslamcı hareket gibi yeni dinamikler belirginleşiyordu.


Bu 60-80 arasındaki dönemi özetlersek Bu yirmi yılda Türkiye siyasal yaşamı dalgalı bir seyir izledi. Sağ-sol ekseninde, iktidar dönemleri hızla el değiştirdi. Merkez sağ (AP, Mc) yönetimler ile sosyal demokrat (CHP) yönetimler arasında gidip gelindi ancak hiçbiri istikrarı uzun süre koruyamadı. Liberal-Muhafazakâr-Milliyetçi ekseninde bakarsak, 60’ların ortasında liberal sayılabilecek özgürlükçü ortam doğmuşken, 70’lerde Muhafazakâr-Milliyetçi cephe ile Sol-Liberal cephe mücadelesi yaşandı ve dönem sonunda milliyetçi-muhafazakâr ordu müdahalesi galip geldi. Ekonomik başarı ise sınırlı kaldı. 60’ların planlı ekonomisi ilk yıllar büyüme getirse de 70’lerde iki petrol krizi ve siyasi istikrarsızlık ekonomiyi felç etti, yüksek enflasyon ve düşük büyüme ile halk her zamanki gibi fakirleşti. Kalkınma hamleleri altyapı projeleri şeklinde sürse de planlar tam uygulanamadı. İç politika neredeyse sürekli bir gerilim, kutuplaşma ve şiddet sarmalındaydı ve bu, demokrasinin olgunlaşmasını engelledi. Dış politikada en belirleyici olay Kıbrıs meselesiydi . 1974’teki askeri harekât Türkiye’nin itibarını milliyetçi açıdan yükseltse de Batı ile ilişkileri krize soktu. Sonuç itibariyle 1980’e gelindiğinde ülke ekonomik ve sosyal buhran içindeydi. 12 Eylül darbesi bu duruma tepki olarak düzeni yeniden tesis etti fakat demokrasiye de ağır bir yara verdi. Bu darbe Türkiye den çok şey götürecekti.


1980’ler: Neoliberal Sağ Hegemonya ve İyice Zayıflayan Sol
1983’te ordunun hazırladığı yeni anayasa ile kontrollü bir şekilde demokrasiye dönüş başladı. Askeri yönetim, eski siyasetçileri yasaklamış, yeni kurulacak partileri de filtrelemişti. Bu şartlar altında girilen 1983 seçimlerini, Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) kazandı. ANAP kendini “dört eğilimin birleşimi” olarak tanımlıyordu. Bu dört eğilim ise Muhafazakârlık, Milliyetçilik, Liberalizm ve Sosyal Demokrasi idi, ama pratikte ANAP bir merkez sağ partisiydi. Turgut Özal, 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan Neo-liberal ekonomik dönüşümün mimarı olarak, başbakan olduğunda serbest piyasa ekonomisini tam gazla uygulamaya koydu. Devletçi ekonomi terk edildi, özelleştirmeler başladı, Türkiye ekonomisi dünya pazarlarına entegre edildi. İhracata dayalı büyüme modeli benimsendi. İthal ikameci, korumacı politikalardan vazgeçilip rekabete açık, dış ticaretin serbest olduğu bir yapı benimsendi. TL konvertibl (TL’nin farklı bir para birimine rahatça çevrilmesi) hale getirildi, kurlar piyasa tarafından belirlenmeye başlandı, faiz kontrolleri kaldırıldı ve özelleştirmeler yapıldı . KDV sistemine geçildi. Bu politikalar, ideolojik olarak liberal sağ çizgiyi gösterir. Özal, aynı zamanda toplumda 12 Eylül’ün getirdiği apolitikleşme ve yılgınlık havasını fırsata çevirerek pragmatik ve bireyci bir kalkınma ideolojisi yaydı. Dindar kesimlerle de barışık bir profili vardı hatta kendisi de açıkça dindar olduğunu belirten bir politikacıydı. Böylece ANAP, muhafazakâr-liberal bir sentez partisi olarak 1980’lere damgasını vurdu.


12 Eylül rejimi sonrasında sol çok ağır darbe almıştı. 1980 öncesinin güçlü CHP’si kapatılmış, Ecevit’e siyaset yasağı konmuştu. CHP’nin mirasını devralmaya çalışan Halkçı Parti ve SODEP gibi partiler 1983’te seçime katıldı ancak ayrı ayrı olduklarından etkili olamadılar. 1985’te bu iki parti birleşerek SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) adını aldı. SHP, Erdal İnönü liderliğinde, CHP geleneğini sürdürmeye çalışan merkez sol bir partiydi. Ancak ANAP’ın ilk dönemindeki ekonomik başarısı ve Özal’ın oluşmuş karizması karşısında sol muhalefet zayıf kaldı. Üstelik 1980’lerde dünya genelinde de sol ideolojiler gerileme, sağ-liberal politikalar yükseliş trendindeydi (Reagan, Thatcher dönemi). Bu konjonktür Türkiye’de de solun geri çekilmesi, sağın tüm belirleyiciliği şeklinde yansıdı.


Anavatan iktidarı boyunca, muhafazakâr değerler de toplumsal hayatta daha görünür hale geldi. 1980’lerin ortasından itibaren, kapatılan MSP’nin devamı olarak Refah Partisi (RP) siyasi meydana çıktı. Başlangıçta düşük profilli olsa da Refah Partisi, özellikle büyükşehirlerin kenar yerlerinde ve Anadolu’nun muhafazakâr kesimlerinde örgütlenerek İslami sağın yeniden toparlandığını kanıtladı.


1987’de eski liderlerin yasakları kalkınca Demirel Doğru Yol Partisi (DYP) ile, Ecevit ise DSP (Demokratik Sol Parti) ile siyasete döndü. 1987 seçimlerinde Anap yine birinci olsa da oy kaybetti. Muhalefet partileri DYP ve SHP ise güçleniyordu. Demirel’in DYP’si, AP geleneğinin devamı olan merkez sağ bir partiydi. Özal’ın ANAP’ından farkı, biraz daha muhafazakâr köylü kesime dayanması ve Özal’ın liberal şehirli tabanından ziyade eski DP geleneğine yaslanmasıydı. DSP ise Ecevit’in şahsi karizmasıyla belli bir oy alan, ancak sol blokta CHP ve SHP varken çok güçlenemeyen bir partiydi.
1989’da Özal cumhurbaşkanı olup aktif siyasetten çekilince, ANAP hızla güç kaybetmeye başladı. 1991 genel seçimlerinde ise tablo tamamen değişti. ANAP iktidarı kaybetti, DYP birinci parti oldu. Süleyman Demirel, bu kez kendini deyim yerindeyse ikinci baharını yaşayan bir lider olarak buldu ve DYP’yi koalisyonla iktidara taşıdı.


Devam Edecek…

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top